8 Haziran 2014 Pazar

Kalp Mevzusu

Kalbin kabuğunu kırmak zor işmiş. Yıllar yılı kafamı şişirdi hocalarım, kalp çakrasını döndürücen, olmaz başka türlü bu iş diye. He dedim geçtim. Yani geçmedim, yaptım asanamı, meditasyonumu “Senin için her şeyi istiyorum. Senden hiçbir şey istemiyorum” cümlesi uzaktan hoş geldi, içime yerleşmedi. İstiyorum çünkü; sevileyim, sarmalanayım, kollanayım, destekleneyim, beğenileyim, şımartılayım. Hepsini istiyorum. Nasıl olacak bu iş? İstediğim gibi sevmezlerse aynen esrik kitaplarda yazdığı üzere oyuncağı elinden alınmış çocuk semptomlarını da bir güzel sergiliyorum.

Yoga mühim pratik. Kimi duygular şelale, kimi dapdar yaşarken; kişi öyle veya böyle bu iki halden birinin gölgesinde kalıp ışıl ışıl parlayan fikri, akıllara ziyan eseri, yaseminin kokusunu; yani andaki en doğru yerini kaçırabiliyor. İçerideki kuru kalabalığa çeki düzen vermek, zihni uçuşup duran fikir zerreciklerinden köşe bucak temizlemek için birebir pratik. Asayişi bir kuple sağladıktan sonra önüne yeni bir kapı çıkıyor sanki.  O uçuşan zerreciklerin kaynağına, tavşan deliğinin dibine doğru.

Çaldık velhasıl o kapıyı. İlk durak merhamete çıktı. Hani her kul her hal bir ayna işlevi görür ya. Bir harekete, bir söze tepki duyduğunda aynayı kırmaktansa kendine bakmak, o tepkinin kaynağını bulmak gerektiği, evrimin ancak o şekilde başlayabileceği temel bir bilgi. Bunun ötesinde acıyla göz göze gelindiğinde “amanın, istemiyorum ben böyle şeyler hayatımda” diye reddetmek, huylanmak veya cengaverliğe soyunmak gibi standart tepkilerden hangisini veriyoruz ona da bakmak gerekiyor. Üstatlar diyor ki azaba azapla cevap verdiğinde acıma duygusu, sevgiyle cevap verdiğinde ise merhamet çıkar ortaya. Korktuğumuz, hayatımızdan uzak tutmaya çalıştığımız, ama öyle veya böyle kaçınılmaz olan azap ise ancak merhametle dönüşür imiş.


Çok laf, çok yol, çok yöntem var; işte zamanı geliyor açıyorsun gereken kapıyı. Yargılayan, etiketleyen, doğruyla eğriyi birbirinden ayırmaya kararlı zihne yeni bir seçenek sunuyorsun; kolay iş değil. Evirip çevirmeye devam edeceğim bu mevzuyu bir süre.

İkinci durağım neşe oldu. Kalbin içinde saklı bir hal; mutluluktan coşkun, keyiften rafine. Her şey iyi hoş, tıkırında ama neşe yok hayatımda diye dertleniyordum. Kimim, neyim, ne halt yerim diye kurcalarken; olanı biteni dümdüz değil de içerdiği katmanlarıyla irdelerken bir bunalıp sıkıldıydı içim. Kuyruğumu kovalıyor gibi hissettim kendimi. Hayat yine aktı. Yoganın bir diğer güzelliği bir veya birkaç sorun, içinde olduğun bir ruh hali illaki seni tanımlamadığından, bunun ayırdına biraz daha varabildiğinden düşük zamanlarda illaki tüm yolları kapatmaya gerek duymuyorsun. Hayat gayet ayarında, kalitesinde akabiliyor bu farkındalıkla. Yine de neşe bir meseleydi işte. Onca meditasyon, pratik derman olmadı, Maha Şakti, Doğa Ana iteledi; hadi yürü takılma burada dedi. Ateşli bir hastalık içimdeki ağırlıkları bir şekil eritip akıttı. Kalbin neşe çarkı dönmeye başladı, ben sadece izledim olanı biteni.

Ben bu duraktayken, tesadüf değil, Maha Şakti’yi kutlayacağımız bir festival düzenliyoruz Agama’da. Üç gün üç gece farklı kültürlerde bin bir isim şekil almış dişi enerjiyle çalışacağız. Neyse bu ayrı mesele. Bahsini geçiyorum ki ortada tesadüfe yer kalmasın; her şey olması gereken zamanda oluyor işte.

Son bıraktığımda ise kelebek durağındaydım. Kalbin “bura iyiyimiş, sineyim ben” demeye gerek duymadığı bir oraya bir buraya keyifle dans ettiği hafifliği ve güzelliği. Şuraya uğrarsam bir tarafımı kaparlar diye korkmadan geniş geniş salınmalar. Oh ne güzelmiş ezberden şaşmak.  


14 Ocak 2014 Salı

Sulak Hindistan Yolları

Hindistana ruhani turist olarak gitmenin nefis bir sefilliği vardır. Düşük bütçe,  geniş zaman kapsamında o aşram senin bu astrolog benim sekerken madden ve manen konfor alanından uzaklaşırsın. Sırf bu hal bile güne başka türlü bakmanı sağladığından ayıp anlamaya başladığını sanırsın. Tabii belki okuyan bunları yaşamıyor hiç de, böyle genelleyince mühim bir şey anlatıyormuşum gibi oluyor.

Guruji'nin mekanında bir ateş seremonisi
Bir örüntüyü daha kıraraktan bambaşka Hindistan halleri yaşadım bu sefer. Önce ikinci Tantrik pujamın yoluna çıktım. Geçen sene Muladhara/kök çakra üzerine yaptığımız ve hayrını pek bir gördüğüm pujanın üzerine bu sene Svadistana arınmasına giriştik. İkinci çakranın olayı hisli duygular, dürtüler, takıntılar… İçimizin dışımızın su dolu olduğu yaşantımızda su elementinin etkisindeki bu çakra hükmediyor yogilere göre çoğunluğumuzun bilincine. Ne demek bilince hükmetmek; anlamak için basit bir test mümkün. Gün içerisinde herhangi bir konuya odaklanmadığında, serbest salınan zihin nerelere gidiyor? Manitayla yaşanan/yaşanamayan anlara, aklında kalan indirimdeki pantolona, akşam evde bekleyen nefis kanepe ve muhtelif dizilerin yeni bölümlerine, cumartesi gecesi ateşi planlarına, ‘napıcam ben bu hayatta’ kaygılarına ve bunalıma, seni zıvanadan çıkaran elemana vereceğin cevaba, tatil planlarına… Nereler zihnin popüler mekanları? Bir de coşkun duygularla o pek bir aradığımız ‘iç ses’i birbirine karıştırıp ilkine göre mi atarsın adımını? Bir arkadaş yakınlığı, güzel bir kitap, nefis bir konser gibi rafine eylemler eksik kaldığında depresyonlarda mısın? Liste uzun; bu mecralarda işliyor işte zihin serbest salınırken svadistana hükümranlığında. Bu düzeyde bir temizlik ise duygusal uyum ve hafiflik, yaratıcılık, hayal gücü gibi hoşluklar getirebiliyor hayata.

Puri'de ritüel
Benim puja öncem de sonram da bol duygusal türbülans ve yüzleşmeyle epey bereketli geçti. Başta ürküyorken başıma neler gelecek diye kaymak gibi bir yol çıktı karşıma. Guruji’nin minimalin de altındaki konfor düzeyindeki evinde her nevi sefilliğe iyice kalınlaşmış derim bana mısın demedi. Bu pujayı geçen seneki 101 kişinin arasındaki çatlak sesler elimine olup yaklaşık 60 kişinin katılımıyla yapmamız hafifletmiş olabilir atmosferi. Bir şekil ilk ayak bol pratik, bol muhabbet geçti gitti ve kendimizi kitlesel bir tren yolculuğunun ardından Puri’de bulduk. Hindistan’ın doğu sahilinde, en kutsal yedi şehirden biri Puri; biz de sulak alanlarımızın bulanıklığını Puri’nin okyanusuna salalım diye geldik.  Okyanus kıyısında insanı yerinden zıp zıp oynatacak güçte bir dolu ritüel yaptık. Beklenmedik bir şekilde svadistana’dan gelen zevki sefa hallerine fazlasıyla imkan veren bir yolculuk oldu. Bol bol boş vakitte bir dolu sohbet muhabbetin yanısıra sonunda Hint yemeğinin aslında ne menem bir şey olduğunu anlayabildim. Kendi halinde bir restorana girdiğinde yediğinden ne kadar zevk alsan da hemen hemen tüm yemeklere aynı baharat karışımını saldıklarından aslında özel bir tat almak zor. Gel gör ki kitlesel seyahatin bir güzelliği sonucu keşfedilen bir lüks otel restoranında her bir yemeğin adabıyla yapılınca yaşattığı haz, ağzımda dağılan, bu gereksiz sebze nasıl böyle bir evrim geçirebilir dedirten o tandırda pişirilmiş karnıbaharlar… Amanın.

Geri Guruji’nin mekanına döndüğümüzde bile şaşkındık, nasıl bu kadar yumuş yumuş geçer bir puja diye. Tabii ilk defa katılan hijyen meraklıları acı çekerken ağır cilt döküntüleri, ağır grip ve öksürük gibi arınma eğlenceleri hep bizimleydi, o ayrı. Spiritüel çalışma hayli sado-mazo bir deneyim, bunu bilir bunu söylerim.

İkinci Hint yolu bir dahaki muhabbete…



28 Aralık 2013 Cumartesi

Yoni Puja

Charlotte galerisinde işlerini sergilemek istediği bir ressamı görmek için kır evine gider ve ressam gözlerden uzak tuttuğu nadide eserlerinin perdesini aralarken şöyle der: “Görmek üzere olduğunuz kanvasların, aklıma gelmiş olan tüm iyi fikirlerin ilahlaştırılması olduğunu düşünüyorum. Bu benim saf, evrensel, tanrısal güce en çok yaklaştığım nokta. Yoni![1] Evrendeki en kuvvetli varlık. Tüm yaşamın, zevkin ve güzelliğin kaynağı.” [2]

Geçen sene dişilik mevzusunu 49 dişi ile aynı ortamda 5 dolu gün geçirerek yatırdık masaya. Agamanın verdiği müthiş çakra/farkındalık düzeyleri temelinde farklı kadınlık hallerinden başladık, sonra kendimizi koruma dürtüsüyle ortaya çıkan hislerin duygu ve moda dönüşümünü bilimsel bir yaklaşımla anlattı Maha Ananda. Hisler iyi hoş, bastırılmamalı, ortaya çıkmalı. Ama ortaya çıkan hisle ne yapacağın, yani onu nasıl bir duyguya dönüştüreceğin seçimi mesele. Anahtar kelime seçim. Hissettiğim halin beni nereye götüreceğini seçme iradesi ve özgürlüğü. Baskılamak, ertelemek değil; hissettiğine bakıp onunla ne yapacağını seçmek. Nasılı niçini yok; kıskanmayı, kızmayı, mağduriyet halini değil başka bir şeyi seçmek.  Çok kafa açıcı bir bilgiydi. Ama hepsinden ötesi bu beş gün boyunca genel olarak dişilik algılayışımla ilgili olumlu yönde bir anlam kayması yarattı tüm muhabbet; hatta ben bugüne kadar erkek olarak yaşamışım bile dedim. Kadının gücünü anlatırken kullandıkları kadife kılıf içerisindeki samuray kılıcı analojisine hasta oldum, evime götürdüm, yastığımın altına koydum. Etrafımdaki erkekleri nasıl hadım ettiğimi gördüm. Erkekleri hadım ettikçe kadınlığımın ne kadar da eksildiğini anladım. Üstüne bir de bol bol dans ve ritüel. En özel ritüellerden biri dolunayda onca kadının mutlak bir sessizlik içinde sahile inip, bir çember içinde niyetlerini edip sonra da çıplak denize girmesiydi. İnanılmaz bir görüntü, inanılmaz bir güzellikti.

Kadınlara bedenlerinin en çok neresini beğendikleri sorulduğunda muhtelif kaş göz baldır cevapları arasından bir ‘yoni’ sıyrıldı. Bir kadının vücudunda en beğendiği yer yonisi?! Sevmeyi anlarım, özel hissetmeyi anlarım ama beğenmeyi kabul edemedim. İlerleyen günlerde ‘kendinizi en dişi hissettiğiniz kıyafetinizle gelin’ komutasına belden aşağısı tümüyle açık bir kılıkla geldi aynı kadın. Baktım, evet ya, güzel yoni. Sonra bir tık daha attı zihin, farkettim ki onun yonisi olduğu için değil, hani bildiğin yoni çok güzel. E dedim bende de var bundan. Gittim baktım. Öyle modern batılı kadın kafasıyla ‘aa tabii ki barışmamız lazım oramızla buramızla’ diye ezbere değil, uzun uzun baktım.  Güzel sözler söyledim ona önce yine bir takım komutalara uyarak, sonradan içselleştirerek. Barışılıyormuş kendisiyle, gerçekten bir nilüfer çiçeğiymiş ve sevilesiymiş. Kursun sonunda ilan ettim bu barışı ve teşekkür ettim vesile olan kadına.

İşte o noktadan sonra benim için herşey değişti.

Tantrik Yoga’da en önemli iki sembol yoni ve lingam. Freudyen sembolizminin indirgemeci yaklaşımının ötesine geçmek gerekiyor bu noktada. Kadın ve erkeğin sembollerinin, cinselliğin ortaya çıkardığı kutupluluğun varoluştaki tüm fenomenlerde kendini tekrar ettiğini görmek kolay. Yoni ve lingamın ilişkisi, dağ ve vadi, su ve ateş, manyetizm ve elektrik, ay ve güneş arasındaki kutupluluk gibi tezahür ediyor doğada. Yoninin kelime anlamı kaynak; en yüksek anlamıysa yaratılışın kaynağı. Tıpkı bir kadındaki yoninin onun yaratıcı enerjisinin kaynağı olması gibi.[3]

Beni bu kelimelere çok kuvvetli bir yoni puja[4] getirdi. Bu mevzunun okuyarak anlaşılabileceğinden emin değilim; en azından benim kafam o şekilde basmadı. Agama’daki deneyimler,  yoni sembolizminin en yoğun kullanıldığı, ana tanrıçanın evlerinden Kamakya’daki tapınaklar derken Anish Kapoor bambaşka bir kanaldan anlattı tüm meseleyi bana.  Bir yoni puja yapmak isterseniz en rafinesinden; ‘tüm yaşamın, zevkin ve güzelliğin kaynağını’ görüp anlamak için Anish Kapoor’un büyüsüne tanıklık edin sergi sona ermeden. Bu düzeyde bir sanata yorum yapmak haddim değil, sadece şunu önerebilirim; öyle gezip bakınarak değil, sizi çağıran işlerin önünde bakışınızı sabitleyip dakikalarınızı geçirerek kalın. Bakalım neler olacak.






[1] Amca orada başka bir şey söylüyor aslında. Repliği saptırarak argo (veya teknik) ifadesi kulağımı tırlamadığı için Agama’daki usulü, sansktritçe karşılığı olan 'yoni'yi kullanıyorum bende hayatımda, oradan devam ediyorum yoniyle muhabbetime.
[2] Kıllanan zihin; kılığı, alkolü, seksi, ilişkileri, zamanı ve bir dolu başka şeyi tüketir Sex and the City ama kadının o kadar çok gündemini masaya koyar ki yiğidi öldür hakkını yeme.
[3] İlgilenen için David Frawley-Inner Tantric Yoga önerilir
[4] Yoni ritüeli 

7 Aralık 2013 Cumartesi

Ada'da Agama Kozası

‘Okumaya değer bir şeyler yazmak lazım’ derken bulunca egomu, biraz mola aldım. Grafomani vardı eskiden beri zaten. Sadece kendi yazdıklarım üzerinden değil başkalarının içindeki saklı yazma/okunma takıntısını kaşımak için “defter” düsturunu geliştirmiştim. Önce kendime özel, sonra en yakın dostlarla ortak “defter”ler, zamanla uyduruk ajandadan ciltli, şekilli oldu; “seçilmiş”lere verildi birkaç günlüğüne. ”Seçilmiş”ler tabii önce başkaları neler yazmış diye, şimdi facebook’un ziyadesiyle karşıladığı röntgen zevkini yaşayıp, doyduktan sonra kalemi ellerine alırlardı. En son geçen sene baktım tarihi teee ortaokul zamanlarına uzanan “defter”lere, bugünün kafasıyla bile ‘vay anasına’ dedirten yazılar var; Fasih, Emin, Alper bir döktürmüşler ki… Oğlanlar felsefe, sci-fi giderken kızlarımız (ben dahil tabii) kendi duygusal alemlerinde o yaşlarda. Bir de tabii en özel defterler var;  yıllar yılı kelime konuşmadan sadece birbirimize defter uzatarak ilişkimizi sürdürdüğümüz yansımalarımla paylaştığım. O muhabbetin üst perde (yogaca vişuda düzeyinde dediğimiz) derinliğini ömür billah taşıyacağız sanırsam. 
Buranın koza etkisinden bahsetmiştim galiba daha önce. Agama topluluğunun bir akışı var. Bir takım etkinliklerde, Soma restoran gibi sosyal ortamlarda kesişmeler, belli bir jargon üzerinden (ki bu jargona gerçekten agamaca diyeceğim, çünkü new age ‘birlik, sevgi’ geyiklerinden farklı; daha teknikJ) derdini ifade etme durumu ve kendi meselen neyse onunla uğraştığın çalışmalar, deneyimler. Arada bir de çoğumuzun dışarıdan gelen her şeye bir dur deyip içe dönmek için girdiği inzivalar. Tam puja ve Rishikesh’in beni soktuğu inziva halinden çıkmışken Kaşmir Şivaizmi inzivasına başladım dün itibariyle. Kaşmir Şivaizmi isminin geldiği topraklardan, üstadın temel ilham kaynaklarından, özü sufizme çok benzeyen monistik bir öğreti. Geçen sene kuramını 5 günlük bir kursta vermişti; şimdi de inzivasıyla devam. Buradaki inzivalar genel itibariyle 8 gün sürüyor, belirli bir çakra veya öğreti üzerinden bol meditasyon, biraz hatha yoga ve tam doz kendi kendinle kalma durumu. Mümkünse sessiz kalman öneriliyor. Ben mutlak sessizlikte bir inziva yapmamayı seçtim; önümüzdeki ay bir inzivaya daha gireceğim, doz aşımı olmasın dedim. Ayrıca benim mutlak inzivadan anladığım epey radikal olabiliyor; şu an birilerine yazı yazmak bile sessizliği bozan bir şey benim için. Her neyse, onun yerine biraz akışına bırakayım, kasmayayım dedim. Akış ise meditasyondan çıkar çıkmaz eve koşup kendi başıma kalmayı getiriyor iki gündür. Meditasyon zamanının yüzde kaçını gerçekten zihni durdurarak geçirebildiğimizi hesap edersek komik bir istatistik çıkabilir ortaya. Bu nedenle onca saat oturunca insanın kafası yeterine kalabalık oluyor. Yakın geçmişle başlayıp epey bir tarihe dokunan bir dolu anı, kişi fırtlayabiliyor kara delikten. Bir anda içinden korku, endişe, şehvet, özenme, yılma gibi nereden geldiği belli olmayan duygular çıkabiliyor; çıktıkları gibi hemen kaybolmuyorlarsa belli ki bir kat daha var orada, altına bakmak lazım. Ben henüz derin bir mücadeleye girmedim, tatlı tatlı gelen giden haller var ama daha başındayız bakalım. Bir de ben şahsen coşkumu arıyorum şu aralar; kaçtı gitti bir ara; bekliyorum dönsün diye.
Üstat bir süredir ruhani testler diye bir dizi ders veriyor haftada bir. Adı ruhani test ama verdiği örnekler bizi herhangi bir amacımızdan alıkoyan haller, o yüzden her yola gelir diye biraz bahsetmek istedim. Daha önceki yazılarda bahsettiğim kök çakra etkisindeki bir zihniyetin kendine koyduğu tuzakların başında mantıksız korkular geliyor. Misal düşünceni ifade etmekten korkmak, bu iş için çok yaşlandım, çok toyum,şuyum yok bunum çok gibi bahaneler üretmek veya daha fobiye varan korkular, uçak, böcek vs korkusu gibi; hiçbir mantığı olmayan korkular. Benim geçen sene ruhum şeş-beş olmuşken çok yaşadığım bir durumdu bu, ‘ya aileme bir şey olursa ben buradayken’ takıntısı, eser mik
tarda uçak korkusu, kaza korkusu gibi bir dolu korku edinmiştim. Bırakabiliyorsun şükür bunları; artık yoga mı yaparsın terapi mi görürsün… Üstadın önerisi tabii ki özgür iradeni kullanıp üzerine gitme yönünde. Saçmaladığını görüyorsun, korkman için elle tutulur hiçbir neden olmayan durumlarda bırak işte zırvalamayı. Ha, savaş fotoğrafçısısın ve korkmadan bombalamaların üstüne üstüne gidiyorsun, o başka bir patoloji tabii. Bunun dışında aşırı tembellik, hareketsizlik ve aç gözlülük tipik muladhara halleri. Kıçını kaldırıp da eyleme geçememek bir türlü veya ‘daha çok para kazanmam lazım, hayatımı güvenceye almam lazım’ diye hiçbir şeyin güvencesi olmadığını bile bile asıl yapmak istediklerini erteleme durumu.

İçgüdülerin, duyguların, hayal gücünün alemi olan Svadistana çakranın zihniyetindeki kişinin yaşadığı testlerin başında genel bir kafa karışıklığı var. Gerçekten ne yapman gerektiği ile ilgili kafanın net olmaması bir türlü; hani sabah kalkınca meditasyona oturmak yerine (kişiye veya amacına göre tezini yazmak, raporunu, besteni bitirmek felan gibi uyarlanabilir) ‘amanın evi temizlemem lazım’ diyip motor takmış gibi kendini temizliğe vermek, sonra araya bir telefon görüşmesinin girmesi, sonra o telefonu takiben mutlaka gidilmesi gereken bir buluşma, sonra başka başka ‘araya giren’ şeyler sonucunda o meditasyonun yalan olması durumu. Svadistana kafasının en yakın kankası cep telefonu bu anlamda. Kafa karışıklığına eşlik eden bir diğer tipik hal kişinin kendi yarattığı dramalara kapılıp üstüne bu dramaları hayatta bir örüntü haline getirmesi. Sonracıma konfor düşkünlüğü, zevk peşinde koşmak. Bir arkadaşımın örneği yıllardır aklımdan gitmez nedense tüm basitliğine rağmen. Üniversite sınavlarına hazırlanırken yanına bir kase şam fıstığı koyarsın test çözerken atıştırmak için; bir anda test kaynar ve sen tüm dikkatinle açılmamakta direnen fıstıkları diş-tırnak kombinasyonuyla kayıp vermeden bünyeye kazandırmaya çalışırken bulursun kendini. Yaş ilerledikçe bu zevklerin kapladığı alan büyüyor ve bir kase şam fıstığının yerini ertesi günün ortasına kadar ayılamadığın alemler, saatlerini gömdüğün diziler/filmler/oyunlar veya alışveriş alabiliyor. Svadistananın alameti farikası şehveti unutmamak lazım tabii; mevzunun ayarını kaçırmak de sorun olabilir, öylesini tanımadım diyemeyeceğim; bilir kendini, görmedi hayrını. Ben çok haşır neşir olmadım şükür ama depresyon tipik svadistana kara batağı.
Son dersinde manipura testlerini anlattı. Manipura biraz daha makbul bir çakra diğer ikisine göre, temiz çalıştığında o da; cesaret, güç, irade, liderlik zart zurt; samuray halleri. Severiz. Az capon Çinlisi filmi izlemedik. En sevdiğim film parçasıdır üstadının çekirgeyi yetiştirdiği sahneler.  Miyagi san’ın sinek fantezisinden B. Kiddo’nun ismini unuttuğum ustasının kılıcın tepesine konup hatunu teperekten geriye takla atmasına kadar hastasıyım. Ama pisi de pis manipuranın, kontrolsüz ego, kavgacı, agresif, huysuz haller. Önce bu kafadayken üslubun gereksiz sertleşmesinden, kavgacılıktan, egoizmden bahsetti. Sonraysa manipuranın en büyük testlerinden birinin ruhani pratikle (veya artık derdiniz her neyse onun peşine düşerken) hem kişinin hem de düzenin değişmesi ve bu değişim nedeniyle hayatın kontrolünü kaybetme paniğinden bahsetti.  Hoşgelmişinizzzzz dedim. Diğer düzeylerdeki sorunları da zaman zaman bolca yaşasam da bu aralar mevzu budur. Peki puja yoluna çıktığımdan beri uğraştığım mevzunun bu derslerde löp diye kucağıma düşmesi senkronizm mi apophenia mı?






30 Kasım 2013 Cumartesi

Ada'da kadın çemberi

Eve internet almadım henüz. Benim omuzumdaki şeytanla melek internet konusunda kapışabiliyor ve şeytan ağır bastığında kendimi saatler boyunca dizi izlerken bulabiliyorum. Sonra ayıldığımda günlerin hiçbir şey büyütmeden, üretmeden geçtiğini görüyorum. Mecburiyet mi var üretmek için; hayır. Ama mutsuz oluyorum o kadar çeşit yemek varken sürekli peynir ekmeğe talim edince.

Bugün Savita dedi, at gibi koşturmaya başladık yine. Ben o kadar koşturmasam da yarı askeri bir düzen kurmaya çalışıyorum. Meditasyonu, yogası, okumaları ve yarın itibariyle bu düzene eklenecek tez çalışmalarının ötesinde bu sene az buçuk daha sosyal olmaya istekliyim (Ah Şibumi, ah izlediğim tüm o Japon/dövüş sanatı filmleri, ah şu disiplin, irade halleri…). İstemekle olmuyor tabii, sosyallik de bir iş. Muhabbet edicen, sözleşip yemeklere çıkıcan, bağ kurucan. Epeydir kısıtlı bir çevre dışında pek yapmadığım şeyler. Eskiden İstanbul’daki yegane sosyal aktivitemizin birbirimizle hoşbeş olduğunu düşününce tuhaf geliyor tabii bu vahşilik hali.

Adadaki ilk gerçek sosyalleşmem özel bir vesileyle gerçekleşti; Shakti toplantısı dediğimiz kadınlar çemberi. Haftada bir buradaki geçmişten kalma İsrailli asker damarı güçlü, enteresan bir yoginimiz Yogita’nın yönettiği kadın çemberi toplanıyor. Oldum olası her cinsin muhabbetini ayrı severim. Üstteki katman cinsiyetse alttaki ortak bileşen samimiyet ve bu samimiyetin getirdiği bağdır bende geçerli olan. Çok özel ve güzel kadın dostlarım, çok özel ve güzel erkek dostlarım çok özel ve güzel cinsiyetini her iki diyarda gezdiren dostlarım var; ortaya karışık iyi de olsa, birebir muhabbette ayrıştırmayı seviyorum. Kadın çemberi kadın kadına muhabbette şanslı olanların yakaladığı samimiyetin kolektif hali; tırnakların, dişlerin içe çekildiği, halden anlayan dişilerin birbirlerine gerçekten gönül ve kucak açtıkları bir ortama dönüşebiliyor. Bu ilk toplantı da öyleydi; birbirimizden gündelik hayatta esirgediğimiz tüm güzel sözleri sarf ettiğimiz, dans edip kol kanat gerdiğimiz bir çember yaşadık. Kabuğumdan çıkarttı beni biraz bu deneyim.

Adadaki; daha doğrusu okuldaki Türk nüfusu 19'u bulunca bir buluşma yapalım dedik, fiyaskoydu. Uzun masada oturup birbiriyle doğru düzgün iletişemeden yemek yiyen bir güruh olduk. Gereksiz. Sonra Agama Yoga Türkiye ekibi olarak bir çekirdek buluşma  yaptık. Oh dedim, buydu ya aile, ne diye karıştırdık ortalığı.

Yoga düsturuna gelince; burası bir nevi yoga üniversitesi. 24 aylık bir programı, doğrudan üstattan alınan ileri düzey eğitim ve her bir çakra üzerine ikişer ay bireysel pratik yapılan 14 aylık bir dönem izliyor. Ben bunun ne kadarını takip ederim bilemiyorum. Ama şimdilik 8. Ayın eğitimini alıyorum. Bir yandan da 1. Düzey sınıfına asistanlık yapıyorum. Müthiş bir deneyim, Agama’nın yeni açılan salonunu tıka basa dolduran 100 kişilik grupla beraber çalışmak harika. Darısı başımıza diyorum, Türkiye’de de o günleri görürüz inşallah. Bu sabah öğrendiğime göre önümüzdeki ay yine birinci düzeye eğitmenlik yapıyorum. Burada kolay iş değil eğitmenlik yapmak, her kurumda olduğu gibi bir hiyerarşi işliyor. Aktif hoca olman, adada da epeydir boy gösteriyor olman gibi raconların yanı sıra tabii ki üstadın da ‘yürü ya kulum’ demesi gerekiyor. Böyle yumuşak yumuşak başlamak güzel oldu yani.

Okunduğu üzere hayatımdaki macera dozu biraz azaldı buraya geldiğimden beri, ama bünyenin içindeki hareketlenmeler sonsuz. Buranın insanı soktuğu bir yüzleşme hali var; en azından ben ve yakınımdaki arkadaşlar yoğun yaşıyoruz bu yüzleşmeyi. Akınla bokunla buradasın; duyguların, düşüncelerin üzerini örtmüyor tam tersine izliyorsun zihninin girdiği halleri sürekli. Sanıldığı üzere kaçacak çok yer yok. Ben de bu durumlardayım işte, bir gün yoğun meditasyon, başka bir gün çılgın libidinal haller; bir gün sevgi, öbür gün endişe. Oradan oraya gezine gezine çalışıyoruz biz küçük askerler.

PS: Bir kadın çemberi planlıyoruz Büyükada'da. Anadolu'da olurmuş böyle kadın dayanışmaları. İhtiyaç duyduk. vesile oluyoruz. 20-22 Aralık 13 (https://www.facebook.com/events/599838596720514/?ref_dashboard_filter=calendar).  




26 Kasım 2013 Salı

Rişikeş'te Ayurveda

Çok hoş bir ayurveda doktoruyla tanıştım. Buralara kadar gelip epeydir istediğim ayurvedik konsültasyonu atlamak olmaz diyordum. Önüme çıktı; bir arkadaş tavsiye etti, fazla da düşünmeden atladım gittim. Ayurvedaya göre beden mükemmel ve hastalık için herhangi bir neden yok. Yaşadığımız travmalar, düşünce, duygu şekilleri; kısaca hayatımız sapmalara sebep oluyor. Bedenimiz ve ruhumuz evrendeki dört elementi barındırıyor; üçe ayırıyorlar bu tezahürü; Vatha (hava), pitta (ateş) ve Kapha (Toprak ve su). Bu elementler dengede olunca süperiz, bazıları baskın çıkınca hastalıklar başlıyor. Aslında her insan bir veya iki elementi baskın doğuyor. Genetik hastalık aktarımına inanmadıkları için karma diyorlar bu baskınlığın nedenine. Kapha tipindekiler şöyle sağlam iskeletli bol salya sümüklü, sakin, hatta ağırkanlı; pittalar çilli, ateşli kıpır kıpır, hatta biraz agresifken vathalar da böyle havalarda gezenler. Misal ben kendimi fiziksel olarak kapha zihinsel olarak pitta sanırdım; meğer doğuştan pitta imişim. Sonradan kapha toksiniyle dolmuşum. İşte bunu temizlemek icap ediyor. Aslında çocukluktan bu yana çok şey değişti, daha farklıydım her anlamda küçükken; koşmak varken niye yürüyor ki insanlar diye ciddi ciddi sorguladığımı hatırlıyorum. Şimdiyse kıçımı devirip “n” sezon vampire diaries indirebiliyorum bünyeye bir oturuşta; tarihin en berbat vampir hikayesi olduğunu düşünsem de.

Yogayla el ele giden bu asırlık tıp bilimi haliyle ruhaniyete, metafiziğe, duygulara, düşüncelere çok önem veriyor. Herkesin hakkımda dediklerini alıp cebime koymam makul olmaz, ama söylenenler bakış açısını genişletiyor haliyle. Neyi niye yaptın, neler oluyor gibi sorulara yeni cevap seçenekleri yaratabiliyorsun. İşte bu doktor da çok enteresan yorumlarda bulundu. 6 yaşından 16-17 yaşına kadar kümese kapatılmış kartal gibiydin diyor (doğrudur, ODTÜ’yle firar ettiğimi bilen bilir). Bu benim seçimim tabii, niye seçtim henüz bilemiyciim. Prateek gibi o da vedik astrolojine bakıyor. Oldukça kafa açıcı bir muhabbetti. İkinci buluşmamızda sıra, omurgadan geçen varlığımızın temel enerji hattı şuşumna nadinin bir sağında bir solunda akan, dişil ve eril kanallarımız ida ve pingala’nın dengelenmesi için bir seansa soktu beni. Seans sırasında alttan ısıtmalı bir masaj yatağının üzerinde kayıttan gelen müzik ve yönlendirmeleri dinlerken alnımdan başıma doğru sıcak yağlar akıtıldı. O kadar tuhaf bir transtı ki kayıttan bir ara yeni doğduğuma ve etrafımdaki sesleri dinlediğime dair bir yönlendirme gelince, gerçekten kendimi o odadaki en ufak sesi bile algılarken, bu seslerin ne olduğuna (sesin ne olduğuna) dair mutlak bir yabancılık hissi ve hatta korkuyla dolarken buldum. Gerçekten yeni doğmuşum gibi hissettim ve doğum çok ürkütücü geldi.

Seansın sonrasında bir kilo daha ilaç yüklenip mahalleme doğru yola çıkacaktım ki Doktor da bana eşlik etmek istedi. “Her akşam sevgilimi görmeye giderim” dedi. Ganja sevdalıymış bizimkisi de. Müthiş bir ahbaplık hissiyle sohbet ede ede yürüdük yirmi dakikalık yolu. Sonunda gerçek bir Hint aile evine davet aldım ama bu sefer icabet etmek kısmet olmadı. Ertesi günü yola çıkacağım için bir dahaki gelişime dedim. Şimdi kullanıyorum verdiği ilaçları. İlaçların ötesinde bir takım tavsiyelerini de aşama aşama katacağım hayatıma. Bakalım, hayrını görürsem sizlere de dokunsun üstat diye çok istediği İstanbul turuna vesile olabilirim. Bizim öğrenciler Ayurveda kursu istiyorlar zaten.

Ve sonunda 2013’e kısmet oldu yılbaşını istediğim gibi kutlamak! Her sene aynı ikilemi yaşarım. Aklı başında insan yılbaşını sallamaz egosunun etkisi dururken, milyonlarca insanın ‘ahanda yıl bitiyor’ kafasında olduğu bir dönemi yok sayamamak; bir şeyler yapmak istemekle ‘ay ne uğraşıcam’ arasında sıkışmak sonucu abuk subuk etkinliklerle, hafif huzursuz geçti çoğu yılbaşı. Bu sene Prem Baba’yla, yüzlerce insanın şarkı türkü ve meditasyonuyla müthiş yumuşak bir geçiş kısmet oldu. Oh be dedim. Sonuç: yılbaşı mühim!

Adaleli delikanlıyla bir yemekten sonra toparlanıp sabahın kör saatlerinde Ganj’a bir selam çaktım (inip su almayı gözüm yemedi) ve yola döküldüm. Sonrası Delhi ve Bangkokta çılgın alışveriş turları ve inatla sabahın kör vakitlerinde yolla geçti. Bir ay içerisinde o kadar çok şey oldu ve o kadar çok yer değiştirdim ki “neler oleyor?!” halindeyim şu an. Öksürükler aksırıklar bitecek ve ben akışa döneceğim kısmetse. Akıştan ve Tayland’dan bildireceğim inşallah.


Not: Bunları yazdıktan çok sonra Ram üstadı İstanbul’da ağırladık, şifa yolunu ve enteresan gözlemlerini bir dolu öğrenci ve arkadaşla paylaştı. Devamı da gelecek sanki. 2013 Aralık’ta bu sefer onun hanesindeyiz ve beklediğim Hint ailesiyle yemek romantizmini yaşayacağım nasipse.  

5 Kasım 2013 Salı

Prem Baba

Akşamları Ganjın üzerindeki dar, çelik köprüden geçtikten sonra muhtelif köşelerde mevzilenmiş babalara “Hariom” çakmaya alışınca dedim, tamamdır. Isıtıcımın püfür püfür üfürdüğü, mumlarıyla, matı battaniyesiyle sıcak bir yuvam, selamlaştığım babalarım, üç-beş kelam ettiğim arkadaşım, böyle böyle minik rutinlerim var. Yani bıraksan kalınır burada aylarca. Ben bir hafta uzatabildim turumu. O bile çok zorladı; amanın biletler yanacak, her şeyim organizeyken niye kalıyorum ki; Prem Baba’yla biraz daha takılmak mı, yerleşme hissi geliyorken tadını çıkarmak mı, bir delikanlının adaleli kolları mı, yoksam sadece bu değişikliği yapabilme özgürlüğünü yaşamak mı derken bu basit karar için bile epey bir zorladım kendimi. Sonuç itibariyle bir hafta daha Rişikeş. (Adaleye takılmayın, hikaye erotikleşmiyor, şimdilik bakıyoz sadece).

Prem baba’yla muhabbetim sürüyor. İlk münasebetten sonra o güçlü etki hafifledi, yumuşadı; zaman zaman satsanglarda koptuğum oldu, ama çok da düşünmüyorum nedir ne değildir; ona sorarsan zaten “kalbinizi kalbime bağlayın yeter”. İnisiyasyon aldım ondan. Nedir bilmeyen için, kendini Guru’ya teslim ettiğin bir ritüel aslında; eti senin kemiği benim diye ustalara verirlermiş ya çocukları. İşte sen kendin yapıyorsun bunu bir nevi. Ben yüce bir teslimiyet hissinden ziyade o yaşadığım güçlü kalp yoğunluğunu (anahata açılmasını) hatırlayabilmek, bu bağı üstatla kurabilmek için istedim ritüeli. Bir aşamasında bileğime efenim okunmuş üflenmiş bir ip bağlayacak muhterem. Benimse bileğimde katman katman Swami’nin her ay sonu seremonilerinde bağladı yine okunmuş üflenmiş beyaz iplerden var bol bol. Swami sorar önce “ister misin bağlamamı; kazadan beladan korun, yolundan şaşma diye okuduğum bir ip bu”. Prem Baba, hiç istifini bozmadan tek makas darbesiyle kesti beyazları, kendi okuduğu kırmızıyı bağladı ben bir şey diyemeden. Çok hoşuma gitti bu netliği. (Bu ip durumu da enteresandır; dört sene önce Swami’nin ilk ay sonrası bağladığını yıllar yılı tuttum bileğimde. Tayland’a döndüğüm eğitmen eğitimine, Swami’yle tekrar yolların kesişmesine bir hafta falan kala koptu. Şimdi de yine yeni bir Tayland sezonuna neredeyse bir hafta kala). İstanbul’dan olduğumu söyleyince pek bir keyiflendi, uzun uzun güldü; “çok şanslısın, çok güzel bir şehir”. Evet ya çok şanslıyım, çok güzel bir şehir. Son aylarda çok düşünüyordum İstanbul’u özlediğimi, yavaş yavaş orada yeni bir döneme doğru hareket ediyorum sanki. Nerede, nasıl, ne kadar bilinmez ama.
Şu maymun durumu acayip; bahsettiğim köprüde mevzilenip kimin elinde atıştırmalık bir şey görseler hop atlıyorlar. Geçen bir tanesi geçti çeşmenin başına, açtı musluğu, içti içeceğini, kapattı gitti. Hani akıllı hayvan, açıyor da, kapamak ne demek?
Tabii böyle ayran pekmez geçmiyor günler, son günlerde muhtelif türbülanslar yaşadık içerilerde bir yerlerde. Hatta “karanlıktan bildiyorum 2” şeklinde yazmaya başladım yine ama tüm yazı boyunca kendimle dalga geçip durduğumu ve halin acı vermekten ziyade güldürdüğünü fark edince, yok dedim bozulmuş bu, kapattım bilgisayarı.
Prem Baba’dan bildireyim biraz; 21 Aralık için tabii ki özel bir satsang oldu. Özetle dediği 60ların cinsel devriminden sonra bu tarihle beraber ruhani devrime geçiyoruz. Cinsel devrimle kadınların alanı arttı, bu yüksek enerji özgürleşmeye başladı, fakat hedefine; kalbe varmadı henüz. O yüzden aslında o dönem hala devam ediyor. O zamanların ruhani karakterleri çok heyecanlıydı bu devrim için, şimdi de bu zamanın devrimi heyecan yaratıyor. “Law of minimum effort” vuku bulacak; azami efor kanunu. Yani insanlar çok daha az çabayla yeteneklerini kullanabilecekleri, daha kolay ve hızlı yol alabilecekleri bir döneme giriyorlar diyor. Valla benim hayatımın dilemmalarından bu mesele; yeteneklerini kullanma ve ifade etme. Yarış atı olarak yetiştirilip yapılması gerekenlere odaklanmaktı benim işim. Yetenek kısmı daha ikincil olabiliyor kafası iyi kötü çalışan biri için (zekadan doğan aptallık); o yüzden üniversite yıllarının ortasında zort diye ben dans edicem, dağa çıkıcam, yollara dökülücem diye sapıtabiliyor. Sonraki yıllarda da ‘ne yar ne ser’ arada kalıyorsun. E anca biraz bünye toplanıyor otuzlarda. Buranın çatlak astrologlarından birine gittim, epey ünlüdür kendisi. (Gördüğünüz üzere aktif dinamik heyecanlı bir spiritüel turistim; her taşın altına elimi sokmaktan çekinmiyorum) Durup dururken dedi senin dans etmen lazım, sana iyi geliyor. Zaten sen göbek dansçısıydın Mısır’da geçmiş hayatında. İşte bu ne yar ne ser dönemimin 2013 ortasıyla sonlanacağı ve rahata ereceğim bilgisini aldıktan sonra ohhh diyerekten hemen önerdiği sarı safir taşlı yüzüğü edindim, maksat cinnetten kaçma bahanesiyle ziynet.
Prem Baba daha bir dolu şey anlatıyor elbet; bu dönemle iç değişimin çok hızlandığını, bunu anlamaya çalışmanın acı getireceğini, daha ziyade teslim olmak gerektiğini öneriyor. İlişkilerden, idealist zihinle kalbin savaşından, kendi kendinle yaptığın pazarlıklardan, muhtelif dramaları tekrar tekrar yaşama ısrarından vs. bahsediyor. Kimisi çok yer ediyor not alıyorum, bazen de fantezi alemine dalıyorum işte.
Bugün pujaya katılmış birkaç tanıdıkla Ganj’ın yamacında muhabbete katıldım. Lorraine’in annesi o daha çocukken kiliseye gitmeyi bırakmış, toplanan bağışlarla kocaman bir org alındığını görünce ‘bu nasıl hayır işi’ deyip, yolunu ayırmış. Şimdilerde tekrar gitmeye başlamış. Çünkü artık sadece kilisede birbirine iyi davranan insanlar görüyormuş. İşte, barda, sokakta gırtlak gırtlağız ya. Devrimse 21 Aralık’ın getirdiği, ivmelerinden biri kitlesel sevimsizleşme herhal.

2013 hepimize ışık, sevgi, güzel muhabbetler ve şifa getirsin.