16 Ekim 2014 Perşembe

Parfümünü yapmak istedim


Burnum yönetir hayatımın bir kısmını benim. Girdiğim mekanı, yaklaştığım insanı, adım attığım toprağı kokusuna göre elerim; sevdim mi sevmedim mi kokusundan anlarım. Kokusundan sarhoş oluyorken, burnum darlanmaya başladığında bir mesafe girer arama kişiyle ister istemez. Muhtemelen başka mevzular nedendir o mesafeye ama koku buyurur; ‘hadi canım…buraya kadarmış’. Bir koku gelir burnuma beraberinde kocaman bir his taşır teee yıllar öncesinden bir anıdan.

Bir hafta var hayatımda; parfümünü yapmak istedim, ara ara koklayayım, hiç unutmayayım diye.

Çooook yıllar önce, 98 mi 99 mu bilemedim. Nedenini hatırlayamadığım bir şekilde yaz vakti Ankara’dayım herkes oralara buralara çil yavrusu gibi dağılmışken, ODTÜ kepenkleri mevsimlik indirmişken. Her yaklaştığında tüylerimi diken diken eden, hayata dair her nevi korkumu; en başta da eksikliği, yalnızlığı, kendine sevgisizliği başkalarından gördüğü ilgi ve sevgiyle telafi hallerini depreştiren bir doğum günü daha kapıdaydı. Her şey gevşek, rahat, olması gerektiği gibi ama ben bir yoğunluk ihtiyacındayım.

Ankara’nın o zamanlar hip mekanı Likya’daydık bir akşam. Bar muhabbetleri, kısa sohbetler, alkolün gazı sayesinde üç beş yüzeysel cümleyle damarlara yayılan sıcaklık çok bildiğim, ilgilendiğim şeyler değil. Oldum olası berbat bir bar müşterisi oldum zaten. Ya içmez, ya da sadece iki kadehle gerekli dünya şaşmasını yaşar... İçerideki ve dışarıdaki ıssızlıkla baş etmeye yetmeyeceğine inanmama rağmen, bir ‘belki’ ile girmişim mekana arkadaşımla, nasıl olduğunu bilmeden bizim çevrelerden olduğu onayı verilmiş, filtreden geçmiş iki delikanlıyla muhabbete girmişiz. ‘Small talk’ özürlülere mahsus kalkanımla oturuyorken biriyle sohbet derinleşmiş. Güzel çocuk, cazibeli, şu bu ama yetmezdi o kadarı kalkan indirmeye. O yaşlarda hele, istesem de indiremiyorum; vahşi doğam özürlü. Soluduğum atmosferin, yaşadığım zamanın içerisinde bir genişleme, tam iki kişilik bir açılma olması lazım ki kişi ile ben o aralığa girelim ve orada, bambaşka bir boyutta yol alalım. Anlatacak çok hikaye, edilecek çok dans, yaratılacak bir dolu anı var ama işte o aralık lazım illa ki.

Mehmet'in salonumun ortasında sigarasını yakarken resmini bulana kadar bu iş görsün, yolu böyle güzel olsun
Bir de o aralıktaki yolculuğu tetikleyecek eril güç. Erkeğin yarattığı hafif bir ivme, verdiği ufak bir yönlendirme ile kadın nasıl çoşuyor, çağlıyor; neler yaratıyor… Yaratım dediğin zaten kutupluluktan doğuyor. Sosyal eşitlik kaygısının bize unutturduğu kadının ve erkeğin (kendi içimizdeki ve dışımızdaki kadının ve erkeğin) rollerini rahatlıkla, hep içimizde saklı olduğu doğallığında oynamaya başlıyoruz bu kutupluluk denk geldiğinde.

Mehmet benim kuzeyimdi, ben de güney oldum o aralığa adım atmamızla. Oradayken pek bir plan program olmuyor. O an eşyanın doğasından gelen şimdi hatırlayamadığım bir şekilde beraber akmaya başladık. İki insan arasında konuşulabilecek ne kadar çok konu olabiliyormuş. Hayatımın en kıyıya köşeye attığım deneyimleri bir anda sandık köşelerinden çıkıyor ve değerini buluyor onunla paylaştığımda. Bu maskemi çıkarırsam, şunu da gösterirsem ne olur acaba korkuları teker teker atılıyor üstümden. Zor tabii öyle tamamen, olduğu gibi çıplak kalmak. Ama, hele hayatımın o dönemi için, olabildiğince yaklaşıyorum buna.

O zamanlar çevremde ‘in mekan’ olan, resmimle rengimle süsleyip beslediğim hanemde detayı önemsiz bir dolu muhabbete giriyoruz. Karşı cinsten olmanın getirdiği bir gerilim var elbet ama ikimiz de hiç kurcalamıyoruz oraları. O zamanlar ki flört özürlülüğüm bir yana, yaşadığımız zaman-mekan boyutu o kadar zengin ve yapılacak o kadar çok şey var ki. Bakkal çakkal alışverişi, yeme içme, gezme tozmada yarenlik anlaşılır da, Mehmet hayatımın o dönemki en büyük çilesine kalkıp geldi tanışmamızdan yaklaşık üç gün sonra bir sabah; Hollanda konsolosluğunda vize başvurusu! Kapıda metrelerce kuyruk, bendeki evraklar tamam mı stresi korkusuna, nedir memleketimin insanının çektiği bu eziyet derdine rağmen Mehmet’in sürekli gülümsemek için bahane arayan aydınlık yüzüyle eridi gitti. Tabii o zamanlar Konsolosluk’un kapısında görevli Şaban abimin imtiyazları da yardımcı oldu, sağ olsun. Bu vesileyle onu da anmış olayım, kendisi bilmez ama kalbimde yeri büyüktür haşmetli Şaban abimin.


Mehmet’in evine gitmesi, üstünü başını değiştirmesi gerektiğinde bile yine hiçbir özel iletişim olmadan atlar Mübeccel’e giderdik; ben az beklerken o işlerini hallederdi, geri yolunu tutardık mabedimin. Derken doğum günü geldi çattı; benim yedi dostum ayrı alemdeyken Ankara’da olmamı gerektiren dönemde, ‘ah bir başıma’ diye öncesinde dertlendiğim günün sabahı herhal bir ders için çıktım evden. Alışılageldiği üzere bir plan program yapmadan Mehmet’le; çıktım gittim. Dönüş yolundayken içimde beklentilerimi yüksek tutup hayal kırıklığına uğramamı engellemekten sorumlu felaket senaryosu yazarı çoktan karar vermişti bölümün sonunda, evimi terk edilmiş bulacağıma. Nitekim evde kimse yoktu; kapının arasına sıkıştırılmış bir kağıt buldum ama onda da bir şey yazmıyordu. Yıkıldım tabii hafiften ama senaryo yazarı altyapı hikayesine eklemiş çoktan avuntuyu da; ‘zaten iki gündür tanıdığın adam’. 

Ama diyorum ya işte, orası, o zaman-mekan bağlamı, farklı bir yer; ben ne olduğunu anlamadan Mehmet geldi tabii. Çıkması gerekmiş, anahtar yok, cin fikirli kapı arasında kağıt sıkıştırma dehasıyla geri içeri girebileceğini ummuş ama olmamış tabii. O gün ne yaptık, ondan sonra ne oldu detayları hiç hatırlamıyorum. Kalan parçalar ve deneyimin yekûnu kalbimin o kadar doğru yerlerini doldurup okşamış ki aralık nasıl kapandı onu bile hatırlamıyorum. Her zamanki gibi ben başka bir şehre gittim herhalde. Veya bu seferinde o, bilemedim. Aslında belli neden hatırlamadığım detayları; çünkü bizim sayfamızın başında yazıyordu zaten ana fikir. O aralıkta kendimizi verdik birbirimize. Kaygısız, tasasız, hesapsız, kitapsız sonuna kadar yanındayım dedik. Niye bunu dedik, biz kimdik düşünmeden. Neye ihtiyacın varsa karşılanacak, hangi yaran varsa bakılacak, nasıl bir hikayen varsa paylaşılacak; buradayım. Seni tamamlamak, seni mutlu etmek, seninle sen olmam için, benimle ben olman için. Oldu mu? Oldu.

Bunları ona yazdım mı anlattım mı, hayır; hiç öyle derdim olmadı. O zaten bilir.

‘Bir hafta mıydı, değil miydi’ aralığımızın parfümünü yapmak isterdim işte yine de o gitmeden. Biliriz ikimiz de ama olsun. Koklasaydık gerektiğinde, boşlukları kendi kendimize dolduramadığımız zamanlarda.


31 Ağustos 2014 Pazar

Path of Shakti



We kept on asking Guruji; what will happen after these purification processes. Assuming that we finish this cycle of pujas with the purification of manipura chakra, which rules over our ego, will we manage to go beyond anger and aggression? As such negative emotions are caused by the impurities of this chakra of the fire elements according to the yogis, will the seas of our soul be blue, calm, shanti? And Guruji gave the ultimate answer. Shakti is made to be imbalanced! So this body and soul are made to make mistakes, mess up, stand up and fall down again.

Some may wanna pack up and leave but this answer makes me feel blissful. An old friend from high school, a very dear one asked me (well, texted me) how I am. I said ‘like shit’. He gave me the nowadays-standard response; ‘shouldn’t you yoga people be non-stop happy and flying in the air; wasn’t that the point?’ No, we just face our shit; head-on. It is tough, it is annoying, challenging and all that with the hope that one day the lotus will pop up out of the mud. This is the work with the Shakti; trying to be fully present with all states of being within and around; aware, attentive but still in the flow and using this power, this intensity as a stepping stone to go beyond.

Live Yantra made of soil and seeds representing Shakti
The basic difference between Shaktaic and Shivaic spiritual practice in yoga tradition lies here. Shiva represents the supreme consciousness, verticality, transcendence beyond the manifested world; whereas Shakti, the Mother represents power, horizontality, creation and manifestation. A purely shivaic spiritual practice would focus on the transcendence of the mind to the superior levels of consciousness through techniques like meditation while refraining from worldly cravings and attachments. Shakti on the other hand offers all these gifts to sadhaks to fully enjoy from a place of presence and awareness, so that the power of Shakti can bring one to liberation, self-realization, union, enlightenment; whichever way you want to call it. That is the difference between the two types of practices in a nutshell.

Working with Shakti involves a new connection with the elements of creation; earth, water, fire and air; an opening to some secret languages already hidden in nature, imitated by the practitioners through rituals. Contemplation of Shakti needs to be an experiential learning process at times. The practitioners need to reflect upon various aspects of manifestation; time, space, harmony, art, decay, abundance… However intellectual efforts do not suffice; an excitement and emotional contemplation is required and this can best be achieved by practical experience. While thinking about time, feeling the effects of time, taking one step ahead and being time by embodying a goddess symbolizing this concept… As a male practitioner one can attentively look at that goddess embodied by a woman and feel that aspect within oneself. Augusto Boal says that we are all actors on the stage in life, performing many roles as we see fit. For the sake of experiencing Shakti, we take the drama up a nudge; perform a divine role this time.
A moment from Goddess Celebration captured by Third Eye Lenses
Last year we went full on with this experience; created a space of learning about the divine feminine for the whole Agama community on the campus on the occasion of Palaharini Puja of Rama Krishna. This enlightened being transfigured his wife into a goddess during this puja and lead her to samadhi in the process as a perfect exemplification of how deep Shaktaic practice can go, how thin the dividing line is between the truth and the act in lila, divine play of the cosmic couple Shiva and Shakti. For three full days we danced, played, experimented with the elements, senses and perceptions, transfigured countless goddesses representing different aspects of the divine and welcomed Her sweet joy. It is not always pink and pretty though. Mama has tough tests. Just in a few weeks until the Goddess Celebration, there happened a military coup in Thailand, a dengue epidemic on the island, Swami had to move out of his house; plus there was a mild, maybe even subconscious resistance to Her from some Agami’s who keep their distance from this type of practice. Observing the attendance to the rituals, it was mostly junior students/teachers both male and female enjoying the blast whereas many of the more ‘seasoned’ members from the community watched from a distance. Yes, Mama is tough but full of beauty and bliss. Ultimately She is all about being fully in the flow; in tune with Her, as She is alive.

http://www.youtube.com/watch?v=nGeXdv-uPaw

There is one more practice easing my surrender to Her.

Sandman enters a duel with Choronzon in hell to retrieve his stolen magical helmet. The challenged chooses a Club called hellfire as the venue and a verbal battle between them. Games within the games… Choronzon makes his move:
Choronzon (C ): I am a dire-wolf prey-stalking, lethal prowler
Sandman (S): I am a hunter, horse-mounted, wolf-stabbing. And I feel grass beneath my hooves, the flanks between my legs.
C: I am a horsefly, horse-stinging, hunter-throwing
S: I am a spider, fly-consuming, eight-legged
C: I am a snake, spider devouring, poison-toothed
S: I am an ox, snake-crushing, heavy footed. I feel the snake writhe beneath my hoof, its spine crushed
C: I am an anthrax, butcher bacterium, warm-life destroying
S: I am a world, space-floating, life nurturing
C: I am a Nova, all exploding, planet cremating
S: I am the Universe, all things encompassing, all life embracing
C: I am anti-life, the beast of judgment. I am the dark at the end of everything. The end of universes, gods, worlds…of everything.
Ssss. And what will you be then, dream lord?
And the dream lord ends the game with his last, definitive blow:
‘I am hope’

In the midst of all darkness, when the mind is trapped in its own labyrinths not being able to produce brighter scenarios, Shakti presents unimaginable gifts beyond the limitations of the intellect. It all comes down to having hope. 

7 Ağustos 2014 Perşembe

Kashmiri Mountains in the Dark



I have this habit of doing some accounting of my life. Checks and balances
in previously undefined intervals. Definitely avoiding birthdays and new
years loaded with emotions. I mostly choose random hiatus moments between
transitions in life to do this exercise. Moving from one city to another,
from one profession to another, from one connection to none or another.
Funny, for many people those phenomena in life: home, profession, social
circle remain pretty much constant. My restless fiery drive keeps me on the
move, even if all other variables remain more or less constant (not that
they ever do)














So I arrive in Srinagar; making another move towards a new puja mind and
heart burdened with my accounting exercise. I ask myself where was I and
where did I get to? Which of the many lives I have visited really suits my
complexion? Where do I want to go? All I heard was a dark silence in my
head. Not a happy one: an audible, almost touchable darkness covering
everything else underneath. The response of the heart was even worse. Total
numbness, as if I don`t love anyone, especially myself; as if there is no
love flowing in my direction. Again a dark, nasty numbness blocking all the
sweetness and joy out there. The mind generates all kind of explanations.
from scientific (PMS, reaction to remedies as a healing crisis, anxiety due
to leaving yet another settled routine...) to spiritual (purification
before the puja, loss of connection with the flow, a temporary darkness
shadowing the soul). And the very mind is annoyed of all these attempts
to explain the so-not-significant-nor -interesting state of my being and
just wants to enjoy the voluptuousness of suffering. Yes; we human beings
tend to enjoy that dark hole, dig our nose deeper and deeper into our own
crap. The cheerful curiosity and enthusiasm of my travel companions excited
for their first puja experience feels like a burden on my shoulders. I
feel invaded by these bubbly states; I take a deep relaxing breath only
after meeting old friends who have travelled this path before, who are happy
to be here but calm, just ready. Yes, joy, lightness, flirtation not
welcome, I get annoyed even witnessing them. Here is a good question; is
this the exact time to dig deeper and search what is the underlying cause
of all these reactions? Am I just escaping a tough process of
self-confrontation? Or is it my intuition telling me to accept this shit on
the surface and surrender to the process of the puja trusting that some
truth will be unravelled just by being in this flow. As for now, I am
following the second option. I watch the amazing green while others are
chitchatting. The contact with the cracks in the mountains, the bluish
transparent colour of the rivers, my rebellious pony annoyed by its sherpa,
the reflection of the trees on the lake is sooo much more fulfilling than
any human connection right now. Although it is the very human contact - or
lack of it thereof-has probably pushed me to this state.

After entering the military-camp like airport of Srinagar and getting lost
in the city we touched base with the puja group. As said before; finding my
little community gave me comfort; a few greetings later I could slip into
my silence waiting for the intro meeting to start. But then I saw Guruji
walking towards me in the crowd. Despite the two strong puja experiences
mostly taking place in his home I never had much of a personal contact with
him. It was part of my surrender to his work; not asking for a particular
attention to my ego. So he reached me smiling while I was sitting in the
circle with my fellows; I gave him a greeting which in my body language
translates as humble and sincere but a bit formal. I thought that he’d
move on to go where he was meaning to head to. Then I realized he indeed
stood up from his seat, crossed the garden just to give me a loving hug.
Yes, they kind of know what we actually need.
















This puja aims to purify Anahata, the heart chakra. I want to have a
clearer understanding of what is going on\wrong in that level of
consciousness. What is preventing `love` from flowing in and out? What is
making me feel heavy, void of joy and enthusiasm, killing my playfulness at
times like this? What is making me afraid of being hurt? All that and many
more questions about the heart. It is one big topic by itself so I come
back to the puja experience.  During each puja we visit a sacred
tantric hotpot and do a specific sadhana (spiritual practice) there.
This puja started with a trip to Kashmiri mountains to attend the
Amarnath Yatra. Amarnath hosts the cave of Lord Shiva. From the cracks
of the cave walls appears a little waterfall. Each year the Mother
carves a lingam out of the frozen waterfall representing the masculine
principle; supreme consciousness. Play of Shakti carries the sadhaks
(spiritual practitioners) to Lord Shiva. It is my habit to avoid
reading about the venue we`ll visit. I prefer to know nothing, have no
expectation and just accept the experience. This time I tried the same
although it was more difficult as we had to be prepared to go through
a rough hike up to the cave, prevent altitude sickness, bring warm
cloths and have all of our documents in order for the official
registration process. Having received multiple emails and warnings
about the conditions I didn’t know what to expect, but now that I have
the comfi pony-ride up and down behind me I cannot help thinking back
of my mountaineering days climbing up much tougher and longer tracks
on foot with 80 lt. backpacks. Still it was great fun to ride on a
little pony watching the breath taking view of the mountains (and
imagining the sarcastic smiles of my mountaineering buddies at the
back of my neck). Such an amazing combination of green and blue.
Mountains not covered but decorated by the trees grouped in forms of
crescents. Numerous waterfalls; transparent wild rivers uniting all
the hills. I can still visualize the beauty when I close my eyes.
The logistics was primitive but very comfortable given the fact that
we were a more than 3 thou km altitude. Numerous tents were set up by
the cave. Their doors facing each other across narrow alleys. At the
entrance of each tent there were little stands displaying malas, spiritual artefacts
and many many tiny little objects I have no
interest in. Further inside the tents the stand owners arranged
blankets and pillows on a platform to rent the space to the visitors.
It was so comfy and cosy to share that space with 9 other fellows;
visiting the Lord and coming back to our own little cave, meditating
together all dressed in white supporting the ones suffering from the
high altitude just by being there. The entire camp is built on this
support. People calling you to their tents offering Prasad, a whole
meal for free for sadhaks, almost feel offended when you don`t accept
their invitation.

I cannot write much about the actual practice there. I visited the
Lord twice and on both occasions he took away a big chunk of the load
in my heart I was carrying.

Now we are back in Srinagar; much sooner than planned, practicing,
visiting a few remaining references of Kashmiri Shaivism teachings,
admiring the amazing nature, buying pashminas for the loved ones back
home and waiting for the second round in the middle of India.

8 Haziran 2014 Pazar

Kalp Mevzusu

Kalbin kabuğunu kırmak zor işmiş. Yıllar yılı kafamı şişirdi hocalarım, kalp çakrasını döndürücen, olmaz başka türlü bu iş diye. He dedim geçtim. Yani geçmedim, yaptım asanamı, meditasyonumu “Senin için her şeyi istiyorum. Senden hiçbir şey istemiyorum” cümlesi uzaktan hoş geldi, içime yerleşmedi. İstiyorum çünkü; sevileyim, sarmalanayım, kollanayım, destekleneyim, beğenileyim, şımartılayım. Hepsini istiyorum. Nasıl olacak bu iş? İstediğim gibi sevmezlerse aynen esrik kitaplarda yazdığı üzere oyuncağı elinden alınmış çocuk semptomlarını da bir güzel sergiliyorum.

Yoga mühim pratik. Kimi duygular şelale, kimi dapdar yaşarken; kişi öyle veya böyle bu iki halden birinin gölgesinde kalıp ışıl ışıl parlayan fikri, akıllara ziyan eseri, yaseminin kokusunu; yani andaki en doğru yerini kaçırabiliyor. İçerideki kuru kalabalığa çeki düzen vermek, zihni uçuşup duran fikir zerreciklerinden köşe bucak temizlemek için birebir pratik. Asayişi bir kuple sağladıktan sonra önüne yeni bir kapı çıkıyor sanki.  O uçuşan zerreciklerin kaynağına, tavşan deliğinin dibine doğru.

Çaldık velhasıl o kapıyı. İlk durak merhamete çıktı. Hani her kul her hal bir ayna işlevi görür ya. Bir harekete, bir söze tepki duyduğunda aynayı kırmaktansa kendine bakmak, o tepkinin kaynağını bulmak gerektiği, evrimin ancak o şekilde başlayabileceği temel bir bilgi. Bunun ötesinde acıyla göz göze gelindiğinde “amanın, istemiyorum ben böyle şeyler hayatımda” diye reddetmek, huylanmak veya cengaverliğe soyunmak gibi standart tepkilerden hangisini veriyoruz ona da bakmak gerekiyor. Üstatlar diyor ki azaba azapla cevap verdiğinde acıma duygusu, sevgiyle cevap verdiğinde ise merhamet çıkar ortaya. Korktuğumuz, hayatımızdan uzak tutmaya çalıştığımız, ama öyle veya böyle kaçınılmaz olan azap ise ancak merhametle dönüşür imiş.


Çok laf, çok yol, çok yöntem var; işte zamanı geliyor açıyorsun gereken kapıyı. Yargılayan, etiketleyen, doğruyla eğriyi birbirinden ayırmaya kararlı zihne yeni bir seçenek sunuyorsun; kolay iş değil. Evirip çevirmeye devam edeceğim bu mevzuyu bir süre.

İkinci durağım neşe oldu. Kalbin içinde saklı bir hal; mutluluktan coşkun, keyiften rafine. Her şey iyi hoş, tıkırında ama neşe yok hayatımda diye dertleniyordum. Kimim, neyim, ne halt yerim diye kurcalarken; olanı biteni dümdüz değil de içerdiği katmanlarıyla irdelerken bir bunalıp sıkıldıydı içim. Kuyruğumu kovalıyor gibi hissettim kendimi. Hayat yine aktı. Yoganın bir diğer güzelliği bir veya birkaç sorun, içinde olduğun bir ruh hali illaki seni tanımlamadığından, bunun ayırdına biraz daha varabildiğinden düşük zamanlarda illaki tüm yolları kapatmaya gerek duymuyorsun. Hayat gayet ayarında, kalitesinde akabiliyor bu farkındalıkla. Yine de neşe bir meseleydi işte. Onca meditasyon, pratik derman olmadı, Maha Şakti, Doğa Ana iteledi; hadi yürü takılma burada dedi. Ateşli bir hastalık içimdeki ağırlıkları bir şekil eritip akıttı. Kalbin neşe çarkı dönmeye başladı, ben sadece izledim olanı biteni.

Ben bu duraktayken, tesadüf değil, Maha Şakti’yi kutlayacağımız bir festival düzenliyoruz Agama’da. Üç gün üç gece farklı kültürlerde bin bir isim şekil almış dişi enerjiyle çalışacağız. Neyse bu ayrı mesele. Bahsini geçiyorum ki ortada tesadüfe yer kalmasın; her şey olması gereken zamanda oluyor işte.

Son bıraktığımda ise kelebek durağındaydım. Kalbin “bura iyiyimiş, sineyim ben” demeye gerek duymadığı bir oraya bir buraya keyifle dans ettiği hafifliği ve güzelliği. Şuraya uğrarsam bir tarafımı kaparlar diye korkmadan geniş geniş salınmalar. Oh ne güzelmiş ezberden şaşmak.  


14 Ocak 2014 Salı

Sulak Hindistan Yolları

Hindistana ruhani turist olarak gitmenin nefis bir sefilliği vardır. Düşük bütçe,  geniş zaman kapsamında o aşram senin bu astrolog benim sekerken madden ve manen konfor alanından uzaklaşırsın. Sırf bu hal bile güne başka türlü bakmanı sağladığından ayıp anlamaya başladığını sanırsın. Tabii belki okuyan bunları yaşamıyor hiç de, böyle genelleyince mühim bir şey anlatıyormuşum gibi oluyor.

Guruji'nin mekanında bir ateş seremonisi
Bir örüntüyü daha kıraraktan bambaşka Hindistan halleri yaşadım bu sefer. Önce ikinci Tantrik pujamın yoluna çıktım. Geçen sene Muladhara/kök çakra üzerine yaptığımız ve hayrını pek bir gördüğüm pujanın üzerine bu sene Svadistana arınmasına giriştik. İkinci çakranın olayı hisli duygular, dürtüler, takıntılar… İçimizin dışımızın su dolu olduğu yaşantımızda su elementinin etkisindeki bu çakra hükmediyor yogilere göre çoğunluğumuzun bilincine. Ne demek bilince hükmetmek; anlamak için basit bir test mümkün. Gün içerisinde herhangi bir konuya odaklanmadığında, serbest salınan zihin nerelere gidiyor? Manitayla yaşanan/yaşanamayan anlara, aklında kalan indirimdeki pantolona, akşam evde bekleyen nefis kanepe ve muhtelif dizilerin yeni bölümlerine, cumartesi gecesi ateşi planlarına, ‘napıcam ben bu hayatta’ kaygılarına ve bunalıma, seni zıvanadan çıkaran elemana vereceğin cevaba, tatil planlarına… Nereler zihnin popüler mekanları? Bir de coşkun duygularla o pek bir aradığımız ‘iç ses’i birbirine karıştırıp ilkine göre mi atarsın adımını? Bir arkadaş yakınlığı, güzel bir kitap, nefis bir konser gibi rafine eylemler eksik kaldığında depresyonlarda mısın? Liste uzun; bu mecralarda işliyor işte zihin serbest salınırken svadistana hükümranlığında. Bu düzeyde bir temizlik ise duygusal uyum ve hafiflik, yaratıcılık, hayal gücü gibi hoşluklar getirebiliyor hayata.

Puri'de ritüel
Benim puja öncem de sonram da bol duygusal türbülans ve yüzleşmeyle epey bereketli geçti. Başta ürküyorken başıma neler gelecek diye kaymak gibi bir yol çıktı karşıma. Guruji’nin minimalin de altındaki konfor düzeyindeki evinde her nevi sefilliğe iyice kalınlaşmış derim bana mısın demedi. Bu pujayı geçen seneki 101 kişinin arasındaki çatlak sesler elimine olup yaklaşık 60 kişinin katılımıyla yapmamız hafifletmiş olabilir atmosferi. Bir şekil ilk ayak bol pratik, bol muhabbet geçti gitti ve kendimizi kitlesel bir tren yolculuğunun ardından Puri’de bulduk. Hindistan’ın doğu sahilinde, en kutsal yedi şehirden biri Puri; biz de sulak alanlarımızın bulanıklığını Puri’nin okyanusuna salalım diye geldik.  Okyanus kıyısında insanı yerinden zıp zıp oynatacak güçte bir dolu ritüel yaptık. Beklenmedik bir şekilde svadistana’dan gelen zevki sefa hallerine fazlasıyla imkan veren bir yolculuk oldu. Bol bol boş vakitte bir dolu sohbet muhabbetin yanısıra sonunda Hint yemeğinin aslında ne menem bir şey olduğunu anlayabildim. Kendi halinde bir restorana girdiğinde yediğinden ne kadar zevk alsan da hemen hemen tüm yemeklere aynı baharat karışımını saldıklarından aslında özel bir tat almak zor. Gel gör ki kitlesel seyahatin bir güzelliği sonucu keşfedilen bir lüks otel restoranında her bir yemeğin adabıyla yapılınca yaşattığı haz, ağzımda dağılan, bu gereksiz sebze nasıl böyle bir evrim geçirebilir dedirten o tandırda pişirilmiş karnıbaharlar… Amanın.

Geri Guruji’nin mekanına döndüğümüzde bile şaşkındık, nasıl bu kadar yumuş yumuş geçer bir puja diye. Tabii ilk defa katılan hijyen meraklıları acı çekerken ağır cilt döküntüleri, ağır grip ve öksürük gibi arınma eğlenceleri hep bizimleydi, o ayrı. Spiritüel çalışma hayli sado-mazo bir deneyim, bunu bilir bunu söylerim.

İkinci Hint yolu bir dahaki muhabbete…



28 Aralık 2013 Cumartesi

Yoni Puja

Charlotte galerisinde işlerini sergilemek istediği bir ressamı görmek için kır evine gider ve ressam gözlerden uzak tuttuğu nadide eserlerinin perdesini aralarken şöyle der: “Görmek üzere olduğunuz kanvasların, aklıma gelmiş olan tüm iyi fikirlerin ilahlaştırılması olduğunu düşünüyorum. Bu benim saf, evrensel, tanrısal güce en çok yaklaştığım nokta. Yoni![1] Evrendeki en kuvvetli varlık. Tüm yaşamın, zevkin ve güzelliğin kaynağı.” [2]

Geçen sene dişilik mevzusunu 49 dişi ile aynı ortamda 5 dolu gün geçirerek yatırdık masaya. Agamanın verdiği müthiş çakra/farkındalık düzeyleri temelinde farklı kadınlık hallerinden başladık, sonra kendimizi koruma dürtüsüyle ortaya çıkan hislerin duygu ve moda dönüşümünü bilimsel bir yaklaşımla anlattı Maha Ananda. Hisler iyi hoş, bastırılmamalı, ortaya çıkmalı. Ama ortaya çıkan hisle ne yapacağın, yani onu nasıl bir duyguya dönüştüreceğin seçimi mesele. Anahtar kelime seçim. Hissettiğim halin beni nereye götüreceğini seçme iradesi ve özgürlüğü. Baskılamak, ertelemek değil; hissettiğine bakıp onunla ne yapacağını seçmek. Nasılı niçini yok; kıskanmayı, kızmayı, mağduriyet halini değil başka bir şeyi seçmek.  Çok kafa açıcı bir bilgiydi. Ama hepsinden ötesi bu beş gün boyunca genel olarak dişilik algılayışımla ilgili olumlu yönde bir anlam kayması yarattı tüm muhabbet; hatta ben bugüne kadar erkek olarak yaşamışım bile dedim. Kadının gücünü anlatırken kullandıkları kadife kılıf içerisindeki samuray kılıcı analojisine hasta oldum, evime götürdüm, yastığımın altına koydum. Etrafımdaki erkekleri nasıl hadım ettiğimi gördüm. Erkekleri hadım ettikçe kadınlığımın ne kadar da eksildiğini anladım. Üstüne bir de bol bol dans ve ritüel. En özel ritüellerden biri dolunayda onca kadının mutlak bir sessizlik içinde sahile inip, bir çember içinde niyetlerini edip sonra da çıplak denize girmesiydi. İnanılmaz bir görüntü, inanılmaz bir güzellikti.

Kadınlara bedenlerinin en çok neresini beğendikleri sorulduğunda muhtelif kaş göz baldır cevapları arasından bir ‘yoni’ sıyrıldı. Bir kadının vücudunda en beğendiği yer yonisi?! Sevmeyi anlarım, özel hissetmeyi anlarım ama beğenmeyi kabul edemedim. İlerleyen günlerde ‘kendinizi en dişi hissettiğiniz kıyafetinizle gelin’ komutasına belden aşağısı tümüyle açık bir kılıkla geldi aynı kadın. Baktım, evet ya, güzel yoni. Sonra bir tık daha attı zihin, farkettim ki onun yonisi olduğu için değil, hani bildiğin yoni çok güzel. E dedim bende de var bundan. Gittim baktım. Öyle modern batılı kadın kafasıyla ‘aa tabii ki barışmamız lazım oramızla buramızla’ diye ezbere değil, uzun uzun baktım.  Güzel sözler söyledim ona önce yine bir takım komutalara uyarak, sonradan içselleştirerek. Barışılıyormuş kendisiyle, gerçekten bir nilüfer çiçeğiymiş ve sevilesiymiş. Kursun sonunda ilan ettim bu barışı ve teşekkür ettim vesile olan kadına.

İşte o noktadan sonra benim için herşey değişti.

Tantrik Yoga’da en önemli iki sembol yoni ve lingam. Freudyen sembolizminin indirgemeci yaklaşımının ötesine geçmek gerekiyor bu noktada. Kadın ve erkeğin sembollerinin, cinselliğin ortaya çıkardığı kutupluluğun varoluştaki tüm fenomenlerde kendini tekrar ettiğini görmek kolay. Yoni ve lingamın ilişkisi, dağ ve vadi, su ve ateş, manyetizm ve elektrik, ay ve güneş arasındaki kutupluluk gibi tezahür ediyor doğada. Yoninin kelime anlamı kaynak; en yüksek anlamıysa yaratılışın kaynağı. Tıpkı bir kadındaki yoninin onun yaratıcı enerjisinin kaynağı olması gibi.[3]

Beni bu kelimelere çok kuvvetli bir yoni puja[4] getirdi. Bu mevzunun okuyarak anlaşılabileceğinden emin değilim; en azından benim kafam o şekilde basmadı. Agama’daki deneyimler,  yoni sembolizminin en yoğun kullanıldığı, ana tanrıçanın evlerinden Kamakya’daki tapınaklar derken Anish Kapoor bambaşka bir kanaldan anlattı tüm meseleyi bana.  Bir yoni puja yapmak isterseniz en rafinesinden; ‘tüm yaşamın, zevkin ve güzelliğin kaynağını’ görüp anlamak için Anish Kapoor’un büyüsüne tanıklık edin sergi sona ermeden. Bu düzeyde bir sanata yorum yapmak haddim değil, sadece şunu önerebilirim; öyle gezip bakınarak değil, sizi çağıran işlerin önünde bakışınızı sabitleyip dakikalarınızı geçirerek kalın. Bakalım neler olacak.






[1] Amca orada başka bir şey söylüyor aslında. Repliği saptırarak argo (veya teknik) ifadesi kulağımı tırlamadığı için Agama’daki usulü, sansktritçe karşılığı olan 'yoni'yi kullanıyorum bende hayatımda, oradan devam ediyorum yoniyle muhabbetime.
[2] Kıllanan zihin; kılığı, alkolü, seksi, ilişkileri, zamanı ve bir dolu başka şeyi tüketir Sex and the City ama kadının o kadar çok gündemini masaya koyar ki yiğidi öldür hakkını yeme.
[3] İlgilenen için David Frawley-Inner Tantric Yoga önerilir
[4] Yoni ritüeli 

7 Aralık 2013 Cumartesi

Ada'da Agama Kozası

‘Okumaya değer bir şeyler yazmak lazım’ derken bulunca egomu, biraz mola aldım. Grafomani vardı eskiden beri zaten. Sadece kendi yazdıklarım üzerinden değil başkalarının içindeki saklı yazma/okunma takıntısını kaşımak için “defter” düsturunu geliştirmiştim. Önce kendime özel, sonra en yakın dostlarla ortak “defter”ler, zamanla uyduruk ajandadan ciltli, şekilli oldu; “seçilmiş”lere verildi birkaç günlüğüne. ”Seçilmiş”ler tabii önce başkaları neler yazmış diye, şimdi facebook’un ziyadesiyle karşıladığı röntgen zevkini yaşayıp, doyduktan sonra kalemi ellerine alırlardı. En son geçen sene baktım tarihi teee ortaokul zamanlarına uzanan “defter”lere, bugünün kafasıyla bile ‘vay anasına’ dedirten yazılar var; Fasih, Emin, Alper bir döktürmüşler ki… Oğlanlar felsefe, sci-fi giderken kızlarımız (ben dahil tabii) kendi duygusal alemlerinde o yaşlarda. Bir de tabii en özel defterler var;  yıllar yılı kelime konuşmadan sadece birbirimize defter uzatarak ilişkimizi sürdürdüğümüz yansımalarımla paylaştığım. O muhabbetin üst perde (yogaca vişuda düzeyinde dediğimiz) derinliğini ömür billah taşıyacağız sanırsam. 
Buranın koza etkisinden bahsetmiştim galiba daha önce. Agama topluluğunun bir akışı var. Bir takım etkinliklerde, Soma restoran gibi sosyal ortamlarda kesişmeler, belli bir jargon üzerinden (ki bu jargona gerçekten agamaca diyeceğim, çünkü new age ‘birlik, sevgi’ geyiklerinden farklı; daha teknikJ) derdini ifade etme durumu ve kendi meselen neyse onunla uğraştığın çalışmalar, deneyimler. Arada bir de çoğumuzun dışarıdan gelen her şeye bir dur deyip içe dönmek için girdiği inzivalar. Tam puja ve Rishikesh’in beni soktuğu inziva halinden çıkmışken Kaşmir Şivaizmi inzivasına başladım dün itibariyle. Kaşmir Şivaizmi isminin geldiği topraklardan, üstadın temel ilham kaynaklarından, özü sufizme çok benzeyen monistik bir öğreti. Geçen sene kuramını 5 günlük bir kursta vermişti; şimdi de inzivasıyla devam. Buradaki inzivalar genel itibariyle 8 gün sürüyor, belirli bir çakra veya öğreti üzerinden bol meditasyon, biraz hatha yoga ve tam doz kendi kendinle kalma durumu. Mümkünse sessiz kalman öneriliyor. Ben mutlak sessizlikte bir inziva yapmamayı seçtim; önümüzdeki ay bir inzivaya daha gireceğim, doz aşımı olmasın dedim. Ayrıca benim mutlak inzivadan anladığım epey radikal olabiliyor; şu an birilerine yazı yazmak bile sessizliği bozan bir şey benim için. Her neyse, onun yerine biraz akışına bırakayım, kasmayayım dedim. Akış ise meditasyondan çıkar çıkmaz eve koşup kendi başıma kalmayı getiriyor iki gündür. Meditasyon zamanının yüzde kaçını gerçekten zihni durdurarak geçirebildiğimizi hesap edersek komik bir istatistik çıkabilir ortaya. Bu nedenle onca saat oturunca insanın kafası yeterine kalabalık oluyor. Yakın geçmişle başlayıp epey bir tarihe dokunan bir dolu anı, kişi fırtlayabiliyor kara delikten. Bir anda içinden korku, endişe, şehvet, özenme, yılma gibi nereden geldiği belli olmayan duygular çıkabiliyor; çıktıkları gibi hemen kaybolmuyorlarsa belli ki bir kat daha var orada, altına bakmak lazım. Ben henüz derin bir mücadeleye girmedim, tatlı tatlı gelen giden haller var ama daha başındayız bakalım. Bir de ben şahsen coşkumu arıyorum şu aralar; kaçtı gitti bir ara; bekliyorum dönsün diye.
Üstat bir süredir ruhani testler diye bir dizi ders veriyor haftada bir. Adı ruhani test ama verdiği örnekler bizi herhangi bir amacımızdan alıkoyan haller, o yüzden her yola gelir diye biraz bahsetmek istedim. Daha önceki yazılarda bahsettiğim kök çakra etkisindeki bir zihniyetin kendine koyduğu tuzakların başında mantıksız korkular geliyor. Misal düşünceni ifade etmekten korkmak, bu iş için çok yaşlandım, çok toyum,şuyum yok bunum çok gibi bahaneler üretmek veya daha fobiye varan korkular, uçak, böcek vs korkusu gibi; hiçbir mantığı olmayan korkular. Benim geçen sene ruhum şeş-beş olmuşken çok yaşadığım bir durumdu bu, ‘ya aileme bir şey olursa ben buradayken’ takıntısı, eser mik
tarda uçak korkusu, kaza korkusu gibi bir dolu korku edinmiştim. Bırakabiliyorsun şükür bunları; artık yoga mı yaparsın terapi mi görürsün… Üstadın önerisi tabii ki özgür iradeni kullanıp üzerine gitme yönünde. Saçmaladığını görüyorsun, korkman için elle tutulur hiçbir neden olmayan durumlarda bırak işte zırvalamayı. Ha, savaş fotoğrafçısısın ve korkmadan bombalamaların üstüne üstüne gidiyorsun, o başka bir patoloji tabii. Bunun dışında aşırı tembellik, hareketsizlik ve aç gözlülük tipik muladhara halleri. Kıçını kaldırıp da eyleme geçememek bir türlü veya ‘daha çok para kazanmam lazım, hayatımı güvenceye almam lazım’ diye hiçbir şeyin güvencesi olmadığını bile bile asıl yapmak istediklerini erteleme durumu.

İçgüdülerin, duyguların, hayal gücünün alemi olan Svadistana çakranın zihniyetindeki kişinin yaşadığı testlerin başında genel bir kafa karışıklığı var. Gerçekten ne yapman gerektiği ile ilgili kafanın net olmaması bir türlü; hani sabah kalkınca meditasyona oturmak yerine (kişiye veya amacına göre tezini yazmak, raporunu, besteni bitirmek felan gibi uyarlanabilir) ‘amanın evi temizlemem lazım’ diyip motor takmış gibi kendini temizliğe vermek, sonra araya bir telefon görüşmesinin girmesi, sonra o telefonu takiben mutlaka gidilmesi gereken bir buluşma, sonra başka başka ‘araya giren’ şeyler sonucunda o meditasyonun yalan olması durumu. Svadistana kafasının en yakın kankası cep telefonu bu anlamda. Kafa karışıklığına eşlik eden bir diğer tipik hal kişinin kendi yarattığı dramalara kapılıp üstüne bu dramaları hayatta bir örüntü haline getirmesi. Sonracıma konfor düşkünlüğü, zevk peşinde koşmak. Bir arkadaşımın örneği yıllardır aklımdan gitmez nedense tüm basitliğine rağmen. Üniversite sınavlarına hazırlanırken yanına bir kase şam fıstığı koyarsın test çözerken atıştırmak için; bir anda test kaynar ve sen tüm dikkatinle açılmamakta direnen fıstıkları diş-tırnak kombinasyonuyla kayıp vermeden bünyeye kazandırmaya çalışırken bulursun kendini. Yaş ilerledikçe bu zevklerin kapladığı alan büyüyor ve bir kase şam fıstığının yerini ertesi günün ortasına kadar ayılamadığın alemler, saatlerini gömdüğün diziler/filmler/oyunlar veya alışveriş alabiliyor. Svadistananın alameti farikası şehveti unutmamak lazım tabii; mevzunun ayarını kaçırmak de sorun olabilir, öylesini tanımadım diyemeyeceğim; bilir kendini, görmedi hayrını. Ben çok haşır neşir olmadım şükür ama depresyon tipik svadistana kara batağı.
Son dersinde manipura testlerini anlattı. Manipura biraz daha makbul bir çakra diğer ikisine göre, temiz çalıştığında o da; cesaret, güç, irade, liderlik zart zurt; samuray halleri. Severiz. Az capon Çinlisi filmi izlemedik. En sevdiğim film parçasıdır üstadının çekirgeyi yetiştirdiği sahneler.  Miyagi san’ın sinek fantezisinden B. Kiddo’nun ismini unuttuğum ustasının kılıcın tepesine konup hatunu teperekten geriye takla atmasına kadar hastasıyım. Ama pisi de pis manipuranın, kontrolsüz ego, kavgacı, agresif, huysuz haller. Önce bu kafadayken üslubun gereksiz sertleşmesinden, kavgacılıktan, egoizmden bahsetti. Sonraysa manipuranın en büyük testlerinden birinin ruhani pratikle (veya artık derdiniz her neyse onun peşine düşerken) hem kişinin hem de düzenin değişmesi ve bu değişim nedeniyle hayatın kontrolünü kaybetme paniğinden bahsetti.  Hoşgelmişinizzzzz dedim. Diğer düzeylerdeki sorunları da zaman zaman bolca yaşasam da bu aralar mevzu budur. Peki puja yoluna çıktığımdan beri uğraştığım mevzunun bu derslerde löp diye kucağıma düşmesi senkronizm mi apophenia mı?